Haydin¸ 'Rabbimize Gidelim!' (İTİKÂF)

Hz. Peygamber’in uygulamalarını ve tavsiyelerini dikkate alan İslam fakihleri¸ Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmenin sünnet olduğunu ifade etmişlerdir. Güzel bir kulluk hatırası 'İTİKÂF'¸ hayatımıza nasıl yansımalı? İşte cevabı..

Türlü güzellikleriyle gönüllerimize misafir olduğu Ramazan günlerini geride bırakıyoruz..

Allah Teala (c.c.)¸ Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili ayetlerden birinde şöyle buyurmaktadır: “…İbrahim ile İsmail’e şöyle emretmiştik: İbadet kasdıyla Ka’be’yi tavaf edenler¸ itikâfa çekilenler¸ rükû’ ve secde edenler için evimi tertemiz tutun!” (Bakara¸ 2/125)

Hz. Musa’nın Tûr Dağı’na çıkmadan önce aralarında geçen “ahidleşme” hadisesini ise şöyle anlatır bize Yüce Mevlamız… “Musa ile otuz gece için sözleştik ve onu bir on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk gece olarak tamamlandı.” (A’raf¸ 7/142)

Sonraki zaman diliminde ise itikâf ehli kimseler olarak Hz. Zekeriyya ve Hz. Meryem’i görmekteyiz. Onların da kendilerini¸ Beytü’l-Makdis’de ibadete verdiklerini¸ bu ibadetlerin sonrasına denk gelen zaman dilimlerinde ise görevli meleklerin müjdeli haberlerine muhatap olduklarını görmekteyiz. (Bkz. Al-i İmran¸ 3/35 vd. Meryem¸ 19/10-11¸16-17)

İtikâf¸ kökü eskilere dayanan kadim bir geleneğin adıdır. Bu gelenek¸ tevhid¸ teslimiyet ve kulluk anlayışının son temsilcisi ve tebliğcisi olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından da devam ettirilmiştir. Onun¸ hicretin ikinci yılında oruç ibadetinin farz kılınmasından sonra¸ hayatının son senelerine tesadüf eden Medine yıllarında¸ Ramazan aylarının son on gününü mutlaka itikâf üzere geçirdiğini görmekteyiz. Hatta¸ Enes b. Mâlik ile Übey b. Ka’b’ın verdikleri bilgiye göre¸ sadece bir yıl¸ seferde olduğu için itikâf ibadetini yerine getirememiş¸ ancak ertesi sene bu kez yirmi günlük bir itikâf hayatı yaşamıştı. (Bkz. Ebû Dâvûd¸ Savm¸ 77; Tirmizî¸ Savm¸ 79) Bu itikâf ise¸ hayatının son itikâfı olmuştu…

Bu bilgiler bize¸ Allah’ın sevgili-değerli kullarının¸ Rabbleri ile baş başa kaldıkları zaman dilimlerine sahip olduklarını göstermektedir. Diyebiliriz ki¸ itikâf¸ sonunda kulu nice ilâhi vergilere mazhar kılan bir ortak payda olarak eskiden beri var olan bir kulluk geleneğidir.

İtikâf kelimesinin sözlükteki anlamı¸ “Bir şeye devam etmek¸ insanın kendisini bir yerde alıkoyması ve bir yere kapanıp ibadetle meşgul olmak”tır. Dinî bir kavram olarak değerlendirdiğimizde ise itikâf: “Akıllı¸ ergenlik çağına gelmiş veya temyiz kudretine sahip bir Müslüman’ın¸ beş vakit namaz kılınan bir mescidde¸ Allah’ın rızasını kazanmak için belli âdâb içerisinde¸ ibadet maksadıyla bir süre durması ve dışarıyla ilgisini kesmesidir.” İtikâfa girene “mu’tekif” veya -Kur’an-ı Kerim’de geçtiği şekliyle- “âkif” denilir.

İtikaf Amellerin En Şereflisidir Yazımızın başında aktardığımız ayetler¸ bu kadim geleneğin meşruiyetinden dolaylı yoldan bahsederken¸ bir başka ayet-i kerime doğrudan itikâfa vurgu yapar: “Mescidlerde itikâfa girdiğinizde artık eşlerinize yaklaşmayın.” (Bakara¸ 2/187) Yine Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu husustaki uygulamasından bahseden pek çok hadis de¸ bu geleneğin bir müekked sünnet olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından ümmetine “güzel bir kulluk hatırası” olarak bırakıldığını gösteriyor bizlere…
Asırlardır¸ kadim bir kulluk geleneği olarak devam ettirilen bu ibadet hakkında iki İslam büyüğünün görüşlerini de paylaşmak istiyoruz sizlerle…

Tâbiîn’in yani Ashab-ı Kiram’ı gören ve onlardan istifade eden kimselerin önemli isimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî (rh.a.) şöyle der: “İtikâf¸ amellerin en şereflisidir. Çünkü itikâfa giren kimse¸ geçici bir zaman için de olsa dünya meşgalelerinden uzaklaşır¸ kendini tamamen Allah’a verir. Gerek oruçlu oluşundan dolayı¸ gerekse namaz vakitlerini mescidde beklemekte olduğu için¸ daima namaz kılıyormuş gibi kat kat sevap alır. Vaktini ibadet ve taatle¸ Allah’ı zikrederek¸ Kur’an-ı Kerim okuyarak geçirir. Dünya ve âhireti için faydasız ve lüzumsuz şeylerden uzak durur.”

Sahabe-i kiram’dan Abdullah İbn Abbas’ın talebesi ve İmam Âzam’ın hocalarından da biri olan Atâ b. Ebî Rebah (rh.a.) ise der ki: “İtikâfa giren¸ yüce bir zâtın kapısına bir ihtiyaç sebebiyle defalarca gelip duran kimse gibidir. İtikâfa giren kimse¸ adeta lisan-ı haliyle şöyle demektedir: “Ey Rabbim! Beni bağışlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım.”

İslam büyükleri tarafından bu şekilde görülen itikâf ibadetiyle ilgili bazı bilgileri aktaracak olursak¸ öncelikle itikâfın çeşitlerinden söz etmemiz gerekir.

Üç çeşit itikâf vardır.

1. Vacip İtikâf: Bir kimse itikâf adağında bulunursa¸ sözgelimi¸ “Allah rızası için itikâfa girmek¸ üzerime borç olsun.” derse en az bir gün ve oruçlu olarak bu adağını¸ itikâfa girmek şeklinde yerine getirmelidir. Şayet kişi¸ “Bu hastalıktan kurtulursam/ Hastam şifa bulursa” ya da “Şu işim olursa şu kadar gün itikâfa gireceğim” şeklinde bir şarta bağlı olarak itikâf adağında bulunursa ve isteği gerçekleşirse¸ bu kez -yine oruçlu olarak- kaç gün adamışsa o kadar gün itikâfda bulunması gerekir. Bunu yerine getirmezse günahkar olur. Çünkü¸ “Ey iman edenler akitlerinize vefa gösterip yerine getirin.” ayeti (Mâide¸ 5/1) ve “Kim bir adakta bulunursa¸ adağını yerine getirip Allah’a itaat etsin.” (Buhârî¸ İman¸ 28) hadisi bu konuda bağlayıcı hükümler ihtiva etmektedir.
2. Sünnet İtikâf: Ramazan’ın son on gününde girilen itikâftır. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)¸ -daha önce belirttiğimiz gibi- Ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren¸ ömrünün sonuna kadar Ramazan aylarının son on gününde itikâfa girmiştir.
3. Müstehab İtikâf: Herhangi bir adak sonucu olmayan ve Ramazan ayının son on günü dışında kalan zaman dilimlerinde¸ zaman zaman itikâfa girmek ise müstehabdır. Bunun herhangi bir muayyen müddeti yoktur. Hatta her mescide girişte¸ “Bu mescidde bulunduğum sürece itikâfta olmaya niyet ettim.” diyen bir kimse¸ mescidden çıkıncaya kadar orada kaldığı müddetçe itikâfta sayılır ve itikâf sevabı alır.

İtikâfın Şartları
1. Diğer ibadetlerde olduğu gibi itikâfda da niyet şarttır. Niyet etmeksizin camide bulunmak itikâf yerine geçmez.
2. Erkeklerin
beş vakit cemaatle namaz kılınan bir mescidde itikâfa girmesi gerekir. İtikâfın en faziletlisi Mescid-i Haram’da¸ sonra Mescid-i Nebevî’de¸ sonra Mescid-i Aksâ’da olanıdır. Diğer mescidlerdeki fazilet cemaatin çokluğuna göre değişir.
3. Oruçlu olmak da vacip olan itikâfı yerine getirmek için şarttır.
4. İtikâfa giren kadınların hayız ve nifas durumunda olmamaları gerekir. (Ancak kişinin itikâfda iken ihtilam olması ise¸ itikâfını bozmaz.)

Hz. Peygamber’in uygulamalarını ve bu konudaki tavsiyelerini dikkate alan İslam fakihleri¸ Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmenin sünnet olduğunu ifade etmişlerdir.

Bir beldede bulunan Müslümanlardan birisi bu sünneti yerine getirirse¸ diğerlerinin üzerinden bu görev düşer. Dolayısıyla¸ her belde için itikâf¸ sünnet-i kifâye hükmündedir. İtikâfa erkekler¸ içerisinde cemaatle beş vakit namaz kılınan bir camide girerler. Kadınların ise evlerinin bir köşesinde¸ namaz kıldıkları odalarında girmeleri uygundur. Bununla birlikte¸ Mekke ve Medine’de¸ Harem-i Şeriflerde Ramazan ayının son on gününde Müslüman hanımların da kendilerine tahsis edilmiş bölümlerde itikâfa girdikleri müşahede edilmektedir. Bu uygulamanın¸ Hz. Aişe (r.a.)’nin ve Peygamberimizin diğer eşlerinin¸ O (s.a.v.)’nun vefatından sonra devam ettirdiği itikâf geleneğinin bir devamı olduğunu söyleyebiliriz. Ve eğer bir mümin¸ ailece mübarek topraklarda bir Ramazan mevsimi yaşama imkânı bulursa¸ elbette eşler için itikâf mekânları Harem-i Şerif olmalıdır.

Mescidde itikâfa girmiş olan bir kimsenin¸ eşi ve diğer yakınlarınca ziyaret edilmesi¸ ziyaretçilerle konuşması ve onları uğurlaması¸ şayet kendisine yiyecek getirilme durumu sözkonusu değilse¸ yiyecek almak veya abdest-gusül amacıyla mescid dışına çıkması itikâfa herhangi bir zarar vermez. Şu kadar var ki¸ itikâf ehli bir kimse¸ bu günlerin saat be saat¸ an be an kadrini bilmeli¸ mümkün olduğu kadarıyla nafile namaz kılmalı¸ Kur’an okumalı¸ salât ü selam ve zikr ü tesbihat ile meşgul olmalıdır. Bilmelidir ki¸ şayet gereği gibi değerlendirebilirse¸ bu gecelerde Kadir Gecesi’ne tesadüf etme ihtimali pek yüksektir. Her ne kadar bizler¸ itikâfı Ramazan’a has bir ibadet olarak görüyorsak da¸ geçmiş ümmetlerin örnekleri bizlere¸ kulun Ramazan dışında da kulluk şuuru ile yaşamasını telkin etmektedir. Evet¸ Ramazan-ı Şerif geldi ve hayatımızın bir ayında tatlı bir esinti bırakarak geçti ve gitti. Giderken de adeta¸ kulluk şuurumuzdaki bu artışın seviye kaybetmemesi ve devamı için bize yardımcı olacak unsurlar bıraktı…

Altı günlük Şevval oruçları ve Zilhicce ayındaki oruçlar bu tatlı esintiyi tekrar gönlünde hissetmek isteyenler için duruyor karşımızda. Gün gelecek ki¸ dünyalık namına ne varsa soyunup kefen misali iki parça örtüye bürünen mü’min¸ mukaddes belde yolculuğunda bir başka itikâf örneği yaşayacak…

Peki¸ itikâfın bir sonraki Ramazan ayına kadar hayatımıza yansımaları başka neler ve nasıl olmalıdır?

“Ben de Rabbime giderim.”

İzninizle tekrar peygamberler tarihine dönelim. Burada önce konumuza esas teşkil eden Hz. İbrahim’den bahsetmeliyiz. O¸ putlara tapmadığı için babasının mirasından mahrum bırakılıp sürgün edildiğinde¸ “Ben de Rabbime giderim.” demiş ve terk ettiği dünyalık¸ ona fazlasıyla verilmişti. Zenginliğin yanında¸ bir mucize olarak yüz yaşında evlat sahibi olması da başka bir ikramdı onun için…
Hz. Musa kırk gün ibadeti sonunda¸ Tûr Dağı’nda Rabbi ile konuşmakla ödüllendirilmişti.

Hz. Zekeriyya ve Hz. Meryem de ibadetlerinin karşılığını¸ dünyaya gelmeleri ancak “mucize” sayılabilecek evlatlar ile almışlardı. Hatırlayınız¸ ilk vahiy yine bir Ramazan ayında ve bir tefekkür süreci sonunda vaki olmuş¸ Efendimiz (s.a.v.)’in Rabbine kavuşması da yine yirmi günlük itikâf yaptığı yılda gerçekleşmişti. Bütün bu örnekler adeta şu sözde mündemiç: Sen rıza kapısında aman Allah’ım dersen O âlemler sultanı dermanını vermez mi?
İşte itikâf¸ bu rıza kapısında her daim “Aman Allah’ım” diyebilmektir.
İtikâf¸ bir mescid sütununu kendine mekan tutup¸ dünya ve dünyalıklara sırt çevirme kararlığıdır.
İtikâf¸ sıcak yatağı ve yumuşak yastığı terk ederek bir seccadeye razı olmaktır.
Ve itikâf¸ gerektiği zaman o seccadeyi mü’min kardeşinin altına serebilme fedakarlığıdır.

İtikâf¸ türlü yiyeceklerle dolu sofralardan vazgeçip birkaç hurma ve bir bardak zemzemle doyasıya doymaktır.
İtikâf¸ mâsivadan arındırılmaya çalışılan gönüllere¸ rahmet yağmurlarının yağdığı iklimlerin adıdır.
İtikâf¸
halk içinde Hak ile olmaktır.
İtikâf¸ gönlü tasfiye ve nefsi tezkiye ameliyesidir.
İtikâf¸ kulun içinde hissettiği gurbet acısının¸ vuslat sevincine dönüştüğü anlara sahne olan zaman dilimleridir.
Ve itikâf¸ insanların uykuda olduğu anlarda¸ kulun Rabbine arz-ı hal ettiği özel randevu anlarının zeminidir.

İtikâf¸ bir gün mecburen terk etmek durumunda kalacağı eşi-dostu¸ evlad ü iyali¸ makamı ve şöhreti¸ mescidin dışına bırakıp sadece kendisini Alla’ın huzuruna götürmeyi bizzat yaşamaktır.
İtikâf¸ dilin zikirle¸ kalbin huşû ile¸ aklın tefekkürle¸ bedenin taatle¸ gözlerin yaşlarla ve gönlün füyûzat-ı ilahiyle dolup taştığı günlerin adıdır.
Kısacası itikâf¸ nefsin türlü bağlarından kurtulmanın ve gerçekten hürriyete kavuşmanın biricik adresidir..

İtikâf¸ bir bakıma kulun dünyaya sırtını dönerek gönlünü Allah’a verip kullukta bulunması olduğuna göre¸ “kalbi mescidlere bağlı olan” kimseler¸ her daim itikâf üzeredir. Namaz gibi önemli bir buluşma anında¸ Allah ile iletişimine engel olan cep telefonunu kapatması da bir itikâf örneğidir. Seherin bir vaktinde sıcak yatağını terk edip Mevla’nın huzurunda divan durmak da bir itikâf lezzetidir. Yine¸ kişinin gözünü haramdan alıkoyması bir itikâf¸ gönlünü gıybet ve kötü ahlaki özelliklerden arındırması da bir itikâf işlemidir. Sonuç olarak¸ itikâf¸ bir zihniyet meselesidir ve hayatın tüm zamanlarını kapsamalıdır.
Kişi on bir ayını; duygu¸ düşünce ve amel planında itikâf üzere yaşamaya çalışmalıdır ki¸ Ramazan’ın son on günündeki itikâfdan eli boş çıkmasın. Tüm hayatınızın Ramazan güzelliğinde ve itikâf lezzetinde geçmesi ve nihayet Mevla’ya kavuşmanın sevinciyle son bulması dileğiyle…

Not: YeniDünyaDergisi'nde neşredilen bir makaled
en derlenerek yayına hazırlanmıştır.

RamazanRehberi.Com