Kâ’b bin Züheyr’in Peygamberimize okuduğu şiir

Kâ’b bin Züheyr’in tevbe için Hz. Rasûlüllah (s.a.s.) önüne geldiğinde kendileri için önceden hazırladığı ve Peygamberimize okuduğu kaside…

Kâ'b bin Züheyr'in Peygamberimize okuduğu şiir 'Kaside-i Bürde'nin hikayesi..Kâ’b¸ İslâm’dan önce (câhiliye döneminde) şiirleri Kâbe duvarlarına asılan “Mualleka” şâirlerinden Züheyr’in oğludur. Kâ’b da babası gibi güçlü bir şâirdi. Fakat devâmlı olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) ve İslamiyeti hicvederdi. Bu yüzden Raûlüllah (s.a.s.)’in “yakaladığınz yerde öldürün” dediği kimseler arasında bulunuyordu.

Mekke fethedilince¸ Tâif’e kaçmıştı. Tâif halkı da Müslüman olunca¸ sığınacak yer bulamadı. Kardeşi Büceyr daha önce Müslüman olmuştu. Kâ’b’a bir mektup yazdı. Rasûlüllah (s.a.s.) ‘in¸ Müslüman olup af dileyenleri bağışladığını anlattı. Medine’ye gelip Müslüman olmasını öğütledi. Başka kurtuluş yolu yoktu.

Kâ’b Rasûlüllah (s.a.s.) ‘i öven bir şiir hazırlayıp gizlice Medineye geldi. Sabah namazında Mescide gidip Rasûlüllah (s.a.s.)’le birlikte sabah namazını kıldı. Namazdan sonra Rasûlüllah (s.a.s.) ‘in önünde diz çökerek oturdu:

– Yâ Rasûlallah¸ Kâ’b¸ geçmişine tevbe ederek Müslüman oldu. Huzûrunuza getirsem¸ onu affeder misiniz? diye sordu.

– Evet¸ diye cevâb alınca kendini tanıttı.

– Kâ’b bin Züheyr benim¸ dedi. Ensârdan biri üzerine atılıp hemen Kâb’ı öldürmek istedi. Fakat Hz. Rasûlüllah (s.a.s.) izin vermedi.

– O¸ tevbe etti¸ Müslüman olarak geldi¸ buyurdu. Bunun üzerine Ka’b önceden hazırladığı kasidesini okumağa başladı.

“Rasûlüllah¸ her şeyin kendisiyle aydınlandığı bir nurdur¸ Şerri kesip atmak için çekilmiş ALLAH’ın kılıçlarından biridir.” anlamındaki beyitler Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in pek hoşuna¸ gitmişti. Hemen bürdesini (hırkasını) çıkarıp¸ şâire giydirdi. Bu yüzden bu şiir “Kaside-i Bürde” adıyle şöhret buldu.

MESUT KURTİS’İN YORUMUNDAN KASİDE-İ BÜRDE

Kaside-i Bürde’den bölümler…

Selem ağaçlarının bulunduğu yerdeki Peygamber dostlarını yâd mı ağlatan seni
Medîne rüzgârı mı¸ söyle seni ağlatan?
Gece çakan şimşek mi yoksa İdem Dağından?
Gözlerine ne oldu¸ dur dedikçe akmakta Kendine gel dedikçe¸ kalbin coşup yanmakta
…………..
Hazret-i Muhammedin¸ kerem yağmurlarından Bir damla almak ister¸ bilcümle peygamberân
Zâhirî ve bâtınî¸ rûhânî ve cismânî
Varlıkların hepsinden Odur Hakka sevgili
Hudutsuzdur zâtının fazîlet ve kemâli Mümkün değil anlatmak¸ dil ile kemâlini
Eğer Resûlullahın cümle mûcizeleri Büyüklüğünü dile¸ getirebilse idi
Mübârek isimleri¸ anıldığı zamanda Hep çürümüş kemikler dirilirdi bir anda
Tâkatımız üstünde bize yük yüklemedi Baş ve göz üzeredir¸ emir ve nehiyleri
Hakîkî değerini anlatmaktan âciziz
Bu yönüyle övmekten yeğdir sükût etmemiz
……………
Peygamber efendimiz¸ güneş gibidir bilin Ondan ziyâ bulmakta nücûmu resûllerin
Allah Onu ahlâkta¸ tezyin edip yarattı Güzel huy¸ güler yüzle¸ bezemiştir zâtını
Latîf yaradılmıştır¸ gül ve çiçek misâli Parlak ve şereflidir¸ ayın on dördü gibi
Himmetli ve gayretli¸ o nebî zaman kadar
Onun cömertliğinde¸ damladır okyanuslar
Mübârek bedenini kucaklayan toprağın Kokusu misk ü amber gibi hoştur¸ inanın
Ne mutlu o toprağı koklayıp öpenlere O mübârek kokuyu sineye çekenlere
Arab olan¸ olmayan bilcümle insanların Efendisidir¸ hem de yüzü suyudur cihânın.
Kötülüğü yasaklar¸ emreder iyiliği Bir ilâhî emirdir emir ve nehiyleri
O Server Rabbimizin¸ öyle bir kuludur ki Her tehlike ânında umulur şefâati
O öyle bir Resûl ki¸ Allaha ibâdete Çağırır insanları¸ Ona uyun elbette
Hiç kopmayan¸ sağlam bir ipe yapışmış gibi Emniyette hisseder¸ râhat bulur kendini
İlâhî izin ver de âl ü eshâbına da Onlara tâbi olan ehl-i takvâlara da
Rahmet bulutlarının akması dâim olsun Halîm ve kerîm kullar¸ rahmetine kavuşsun
Yâ Rab¸ sabâ rüzgârı esip esip durdukça Ban ağacı dalları sabâyla sallandıkça
Kervanbaşı o tatlı tatlı nağmeleriyle Develerini aşka getirdiği müddetçe
Fahr-i kâinât ile hem âl ü eshâbına Gönder rahmet bulutu¸ tâbi olanlarına

Re­sû­lul­lah’ın Ka’b’a verdiği hırka Hicret’in 26. yılında vefat edinceye kadar yanında kaldı. Muâviye’nin (r.a.), “Re­sû­lul­lah’ın hırkasını bize sat.” teklifini Ka’b (r.a.), “Ben, Re­sû­lul­lah’ın hırkasını giymek hususunda hiç kimseyi kendi­me tercih etmem!” diyerek reddetti. Fakat vefatından sonra Ka’b’ın oğulları onu Muâviye’ye (r.a.) sattılar…

Bu mübarek hırka tevarüs yoluyla halifeden halifeye geçti. Nihayet Yavuz Sultan Selim, diğer emanetlerle birlikte onu da Mısır’dan İstanbul’a getirdi. Hır­ka hâlen Topkapı Sarayı (Müzesi) Hırka-i Saadet Dairesi’nde bulunmakta ve İki Ci­han Serveri’ni hatırlatan mukaddes bir emanet olarak herkes tarafından ziyaret edilmektedir.